Akepesiz Türkiye Zamanı

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu cephesinde neler olduğunu ve motivasyonlarının ne olduğunu bildiğimi söyleyemem. Ancak her satırına katıldığım manifestosunu okuduktan sonra, çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmaları büyük bir dikkatle izlediğimi belirtmeliyim.

Evimde ağırlama şansına eriştiğim bir insan Davutoğlu. Aslında  kendisinden önce kitabı gelmişti eve. Hakkında yerli yersiz çok şey söylenen “Stratejik Derinlik” benim için oldukça rafine bir zeka tarafından yazılmış, ufuk açan bir kitaptı. Sevdim kitabı ve o vesileyle gıyabında Davutoğlu’nu da sevmiştim.

Garip bir tecelli olsa gerek hala dışişleri bakanı olduğu zamanlarda müşterek bir eskimiş dostla yaptığımız sohbette Akparti içinde fırsat olursa Erdoğan ya da (o zamanlar özgül ağırlığı helyum gazından biraz fazla olan) Arınç’la değil, Davutoğlu ile tanışmak isterim demiştim

Akabinde geçirdiğim trafik kazası, felç ve yatağa bağımlı bir nesneye dönüşmemden birkaç yıl sonra yine o eskimiş dost vasıtasıyla evime yaptıkları ziyarette tanışmak kısmet oldu.

Kitabındaki satırlara yansıyından çok daha zekiydi. Çok naif, çok doğal ve içtendi. İki saate yakın keyifli bir sohbetin ardından evimizden ayrıldığında “güzel insan” olarak kazınmıştı hafızalarımıza.

Erdoğan’ın kaybettiği 24 Haziran seçimlerinden sonra, yenilenen 1 Kasım seçimlerinin tartışmasız kazananı oldu Davutoğlu. Akpartinin en yüksek oy oranına ulaştığını gösteren sonuçlar, Davutoğlu’nun rüştünü ispatladığını  ve millet nezdinde kabul gördüğünü tartışmaya yer bırakmayacak içinde ilan etmişti.

Problem tam da bu noktada başladı. Bay Erdoğan millet nezdinde kabul gören ve dolayısıyla siyaseten güçlenen bir figür istemiyordu. Ona “itaat et, rahat et” düsturuyla yaşayan Binali Yıldırım tarzı birileri lazımdı.

İstifaya zorlandığı dönemde “direnmesini” dilemiştim. Direnmeden istifa etmesine içerlemiş, hatta kızmıştım. Keşke bunu kabul etmeseydi, keşke dik dursaydı diye düşünmüştüm.

Aradaki üç yıl “dünya beşten büyüktür” diyen Bay Bir’in “Türkiye’yi Bir’den küçük” ve kişisel mülkiyete konu bir Ülkeye dönüştürmesiyle geçti. 15 Temmuz  ihanetinin sunduğu lütuf ortamı ve TT başkanlık sistemi Bay Biri, canı ne zaman Üsküdar’ı geçmek isterse, atı istediği anda alabileceği bir konuma, saraya taşıdı.

Üç satırlık tweet yazarken bile kendimize otosansür uyguladığımız, iktidari eleştirirken bin dereden su getirerek kırk tane filtre kullandığımız gerçeğinin Davutoğlu için de geçerli olduğunu biraz geç olsa da anladığımı sanıyorum

Davutoğlu’nun, oturduğu hiç bir koltuktan kalkmayan, yeni koltuğunu eskilerinin üzerine koya koya yükselerek en son ulaştığı Cumhurbaşkanlığıyla da yetinmeyip “Devlet Başkanlığı” makamına gelen Erdoğan’a karşı çıkmasını beklemek, dönemin koşulları altında Donkişotluk kadar bile mantıklı değildi

Ona dokunmanın ibadet olduğunu, Allah’ın vasıflarının bir bölümünü üstünde taşıdığını söyleyen putperestlerden tutun da “emretsin evliliğimi bozar üç çocuğumun gözünün yaşına bakmadan ona giderim” ya da “emretsin zevcesi de olurum cariyesi de” diyen kaşarlarla dolu Akp cangılında Bay Bir’e bayrak açan bir Davutoğlu’nun ilk kongre salonunda hayatta kalması bile neredeyse imkansızdı. Siyasetin hiçbir zaman bir şövalyeleri mücadelesi haline dönüşmediği, yalan, dolan, pusu kurma ve arkadan dolanmanın mübahtan öte hak olarak telaki edildiği o günlerin TürkiyesindeDavutoğlu’nun başka bir şekilde hareket etme şansının olmadığını düşünüyorum

Değişen ne oldu sorusu cepte elbette.

Öncelikle Bay Erdoğan’a atfedilen kutsiyet dökülmeye başladı

Ekonomi, döviz, faiz, mazot benzin, tanzim satış ahmaklığı, damat ekonomisi derken cebini beyninden daha çok yoklayan bu milletin hoşnutsuzluğu arttı. Dış güçler, üst akıl, döviz faiz lobisi, ekonomik saldırı altındayız şeklindeki izahlar, büyük oyunu bozma motivasyonu sağlamadığı gibi peynir gemisinin artık lafla yürütülemediği gerçeği ortaya çıktı

Yerel seçimler, yıllardır damarlarına CHP nefreti enjekte edilen milletin, akepeden kurtulmak için CHP’ye bile sığınmaya hazır olduğunu gösterdi.

Kaybedilen İstanbul’a ilişkin olarak akepenin YSK’dan aldığı akla, hakka, hukuka, ahlaka, vicdana aykırı iptal kararı, siyasal islamın mevcut dinin içini nasıl boşalttığını,  inananlarının mümin değil holigan olduğu yeni bir akepe dininin yürürlüğe sokulduğunu dehşetle görmemizi sağladı.

Sırf patron istediği için dolmaz denen 60 bin kişilik camiyi dolduranların ülkesinde sözde dindarlar oy çalamasınlar diye günlerce çuvalların başında uyuyan insanlara tanık olduk. Oy çalınmasına engel olunabildiyse de, siyasal islamın işi büyütüp bu kez seçimi çalması engellenemedi

Bana göre kırılma noktası tam da burasıydı.

Yeni bir yol, yeni bir yön, yeni bir parti, yeni bir lider, yeni bir perspektif, hasılı siyaseten yeni adına ne yapılacaksa doğru zaman bu zamandı.

Davutoğlu ve Babacan birlikte veya ayrı ayrı her ne yapacaklarsa en doğru zamanın geldiğine inananlardanım. Hatta hiçbir ülkenin aynı kişi tarafından iki dönemden fazla yönetilmemesi gerektiğine de inanıyorum. Bir adım ilerisi seçimle gelinen dernek başkanlığı dahil, muhtarlık, STK’lar dahil hiçbir görevin iki dönemden fazla sürmemesi gerektiğine de inanıyorum.

Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar, bozdu da! Ülkenin bir süre akepe dışında birileri tarafından yönetilmesi ertelenemez bir ihtiyaca dönüşmüş durumda.

Davutoğlu, Babacan, Akşener Kılıçdaroğlu fark etmez. Akepe çok yordu ülkeyi, çok gerdi, çok böldü. Biraz mola alıp dinlenmelerinin, bizlerin de soluklanmasının zamanı geldi

Bu yüzden yeni oluşumlarayeni fırsatlar, yeni imkanlar yeni yollar olarak bakıyor ve yeni oluşum teşebbüslerini yürekten destekliyorum

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.