Son Dünya Savaşı Provası

Bir önceki Rus Ayısı ya da Tüccar Rus isimli yazı “Satranç ustası Ruslar büyük bir keyifle “şimdi batı düşünsün” modunda seyrediyorlar olan biteni.Batı da düşünüyor elbette. İngiltere’nin başını çektiği ve 23 ülkenin uyduğu Rus diplomatların sınır dışı edilmeleri furyası da batının düşündüğüne ve hamlesini yaptığına delalet etmekte. Ancak göbeğinde yer alma ihtimalimizin hayli yüksek olması nedeniyle ayrı bir yazıyla incelenmeyi gerektirecek kadar önemli olan bu konuyu başka bir zamana bırakıyorum” diyerek bitirdiğim yazıya devam ediyorum.
Temeli Putinle birlikte atılan Nükleer Elektrik santralinin üreteceği elektrik bizim için ne anlam ifade eder? Santral ne kadar tehlikelidir? Çernobil yada Fukuşima gibi bir kaza olsa Ankara, İstanbul ya da Yunanistan etkilenir mi bilmem. Ancak batının Rusya’ya karşı bir anda tavır almasının Türk-Rus ilişkilerinin geldiği “el ele” fotoğraf verme noktasıyla yakından ilgisi olduğuna eminim .
Nasıl mı?
Bakınız “Türkiye tarihte ilk defa dostumuz” diye çıktı Pravda’dan beri sahibinin köpeği olan Rus gazeteleri. Muhtemelen de doğru yazdılar. Henüz sahibinin ‘sadece sesi’ olan bizim gazeteler ve medyamız “nükleer silah” yapımına başlamışız kıvamında haberleştirdiler nükleer enerji santrali olayını. Hitler’e “Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım” diyen Joseph Goebbels’in ne denli haklı olduğunu Ruslarla kurduğumuz ilişkiye, ana medyadan eleştirel gözle bakan bir tek gazetenin ve bir tek gazetecinin bile çıkmaması sayesinde yeniden idrak etmiş olduk.
Ülkenin ne nükleer santral ne de nükleer silah yapmasına karşı olmam söz konusu bile değil. Ancak bir yandan 20-25 milyar Dolar ödeyerek nükleer santral yaptırmaya çalışan ülkemizin, diğer yandan da 70 milyon Avro’luk üyelik aidatını fazla bularak CERN Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi asil üyeliğinden vazgeçmesini nasıl bağdaştıracağımı bilemiyorum. Ayrıca içinde dünya kadar yanlış ve eser miktarda doğru bulunduran gelişmelerin “bayram havasında” sunulmasını izlemeye de gönlüm razı değil.
Enerji konusundaki tedarik yöntemlerimizi ve tedarikçilerimizi çeşitlendirmemiz gerekirken Nükleer santrali Ruslara yaptırmanın akılsızca olduğuna inanıyorum. Santralin %51’nin Ruslara ait olmasını ise ekonomik açıdan tartışmasız “aptalca” buluyor, güvenlik açısından ise aptalca deyiminin hafif kalacağının ve iyimser bir yaklaşımla bile “eblehçe” olduğunu düşünüyorum.
Şu noktada rüzgar ve güneş enerjisi yatırım ve üretim maliyetlerinin uygunluğundan söz etmek konuya vakıf olmayanlar için anlamsız, mevzuya hakim olanlar içinse gereksiz olduğu için direk olayın güvenlik boyutuna geçiyorum.
Bin yıllık komşuluk hukuku içinde ilk kez “dost olduğumuzun” söyleniyor olması bile tek başına güvenlik açısından içinde olduğumuz zaafiyeti göstermiyor mu? Suriye’de “bize temizlettikleri” Afrin’i Esad’a bırakmamız gerektiğini söyleyen açıklamalarıda mı güvenlik sorununun varlığına işaret etmiyor?
Düşünün tarih boyunca ilk kez dost oluyorsunuz ve bu kadim düşman, yeni dosta ülkenizin içinde bir nükleer bombadan belki de daha tehlikeli bir tesis yaptırıyorsunuz. Yetmiyor tesisin kontrolünü de bu yeni dosta bırakıyorsunuz. Nükleer teknoloji konusunda emekleme devrinde olduğunuz için tesisteki varlığınız onların izin verdiği ölçüde hizmet sektöründen öteye geçmiyor.
Yok daha bitmedi. Yeni dostunuzun ürettiği elektriği yıllar boyunca satın alma garantisi veriyorsunuz. Nükleer enerji kulübüne dahil olduğunuzu iddia ve ilan ediyorsunuz ama daha uranyum zenginleştirme teknolojisine yakın bile değilsiniz ve teknoloji transferi yapmadığınız için bu konuda gelişme imkanınızda umut vermiyor. Son olarak 250.000 yıl radyasyon yaymaya devam eden uranyum atıklarının depolanması konusunda da bu yeni dostun inisiyatifindesiniz. Yani santral ömrünü doldurup kapatıldıktan sonra bile yüzbinlerce yıl tehdit yaymaya devam ediyor.
Kısacası nükleer santral öyle iddia edildiği gibi enerjide dışa bağımlılığımızı azaltmadığı gibi dışa bağımlılıktan daha tehlikeli olan Rus’a bağımlılığı arttırıyor.
“Menzili sınırsız olan nükleer füze yaptık” diyerek ikinci soğuk savaş dönemini başlatan Rusya ile Türkiye’nin ilişkisi batı ve NATO nezdinde kabul edilebilir gibi değil. S-400 alım anlaşması, Suriye’deki ne idüğü belirsiz işbirliği ve doğalgaz bağımlılığından sonra nükleer santral enerjisi ve teknolojisi üzerinden iyiden iyiye olmazsa olmazımıza dönüşmekte olan Rusya’nın kucağına batının bizi bu kadar kolayca terk edileceğini açıkçası düşünmüyorum.
Rusya’yı yalnızlaştırma projesinde sıranın ülkemizin beklentilerine uygun adımlar atılmasına geldiğini sanıyorum. Trump’un Esad’a “hayvan” çıkışı ve hem Rusya hem de İran’a yönelik tehditleri bunun ilk emaresi olarak kabul edilebilir. Henüz mini dünya savaşı dediğim Suriye coğrafyasındaki çıkar çatışmalarının son dünya savaşının ilk kıvılcımları olmasından endişe ediyorum.
Bize gelince, teknoloji konusunda kabız, üretim konusunda kısır olmamıza olmamıza rağmen
hala yol, köprü, tünel ve havaalanından oluşan beton dörtlüsüyle önümüze gelene ayar vermeye kalkışıyoruz. Öyle sanıyorum ki nükleer silah yapabiliyor olsaydık bu kafa ile muhtemelen dünyanın başına bela olur belki de 3. Dünya savaşının sebebi olurduk. Galiba bu halimizle bile sebep olmamıza az kaldı.
Naçizane;
Rusya ile yakınlaşmanın taktiksel boyutta kalması ve bu ilişkinin batıdan kopma sonucunu doğurmaması gerekiyor. El ele fotoğrafla verdiğimiz ne Rusya ne de İran bir hukuk devleti olmadığı gibi “Şangay Yedilisini” oluşturan diğer ülkeler de hukuk devleti değil. Hukuksuzluk ortak paydası liderlerin ülkelerini yönetmelerini kolaylaştırır elbette ama bunun yönetilenlerin hayatlarını değersizleştireceğini ve zorlaştıracağını unutmamak gerekir. Yani AB’nin kapısına beklemenin Şangay yedilisinin başında olmaktan hayırlı olduğuna inanıyorum.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.