ÖSO’nun İpi

Yıl 2012. Ankara, GATA Fizik Tedavi Hastanesindeyiz. Hataylı felaket derecede yakışıklı, gencecik bir asker getirdiler. Hikayesini dinlediğimde inanamadım. Terhisine üç – beş gün kala, rüyasında şehit olacağını görmüş, komutanlarının ve arkadaşlarının itirazlarına rağmen ısrar ve inat ederek göreve çıkmıştı. Aynı gün dağda çatışmada vurulmuş, yediği 4 mermiden biri omuriliğini parçalayıp felç olmasına neden olmuştu. “Niye böyle yaptın Ahmet” diye sorduğumda “Abi vatan borcu, vatana canım feda” demişti. “İnsanın Allah’tan başkasına can borcu olmaz. Ahmet vatan senden canını istiyorsa o vatanda birşeyler yada birileri yanlıştır, eksiktir, hatalı veya yetersizdir. Ahmetlerin Mehmetlerin ölmesine sebep olmuş, olacak bir meseleyi çözemedikleri için can alır can verirsin, vatan için değil” dediğimi hatırlıyorum. Başka bir lisanla konuşmuşum da anlamamış gibi şaşkın gözlerle bakmıştı. Sonrasında hikayesinin geri kalanını dinlediğimde, söylediklerimin onu neden dehşete düşürdüğünü ve sözlerimi kabullenmesinin ne denli zor olduğunu anlamıştım. “Çatışmada neden ölmedim biliyor musun abi” diye sordu bir gün. “Neden Ahmet” dedim. Cevap inanılmazdı. “Komutan ölmek yok” dedi. “Hem bana hem de oradaki bütün askerlere, emrediyorum, bugün burada kimse ölmeyecek” dedi. “Ben askerim abi. Türk askeriyim. Komutan öl derse ölürüm, ölmeyeceksin derse ölmem” dedi. Bu adanmışlık hali, bu koşulsuz bağlılık, bu kılcal damarlara kadar nüfuz etmiş teslimiyet olağanüstüydü. Bu hal bana göre değildi ama onda nefes almak kadar doğal ve vazgeçilmez duruyor, ona yakışıyordu. Orta karar bir müminin dine bağlılığından bile daha güçlüydü vatana bağlılığı ve daha karşılıksızdı.
Aradan geçen Altı yılda hiçbir şey değişmedi. Ne ben iyileştim ne de O. Ne O öldü ne de ben. Üstelik şimdi Ahmede söylediğim şeylerin arkasında daha kararlı duruyorum. Artık dünyanın hangi ülkesinde vatan için can vermek gerekiyorsa o ülkenin doğru idare edilmediğini biliyorum. Finlandiya, İsveç, Norveç gibi bir çok ülke vatandaşlarına yılda 100.000 $ seviyesinde müreffeh, gelecek kaygısından azade bir yaşamı, kimseden “can istemeden” sunabiliyorsa, vatandaşlarından her gün can isteyen ülkeler -Suriye, Türkiye, İran, Irak, Rusya vb- bir yerlerde yanlış yapıyor demektir. Özne olan insanın, nesne bile olmayan devlete can borcunun olması, insanoğlunun varoluş serüvenindeki saçma duraklardan yalnızca biri. Sonuncusu da değil üstelik. Tıpkı Rusya, İran, Irak, Suriye Türkiye gibi ülkelerin sadece kendi vatandaşlarından değil artık komşularından da can isteme noktasına gelmeleri ya da ABD’nin kendisinden binlerce km uzakta bir ülkenin sınır güvenliği bahanesiyle o ülkenin kendisi için bile tehdit oluşturan bir ordu kurması gibi. Bu ülkelerin hepsinin ortak noktası “kötü yönetiliyor” olmalarıdır.
Gelelim Suriye, Afrin ve Zeytin Dalı’na. Önce bir durum muhasebesi yapmak gerekiyor.
Birlikte “Bakanlar Kurulu toplantısı” yapacak kadar yakınken Suriye bizim için sorun ya da tehdit değildi. Şimdi bizi düşman olarak gören ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek ülkemize yönelik her tehdide yaşam alanı tahsis eden bir Suriye var.
Suriye’den önce islam coğrafyasının parlayan yıldızı Türkiye, parlayan Lideri CB’mız Erdoğan’dı. Şimdi İslam coğrafyasında neredeyse dostu kalmamış, yıldızı sönmekte olan bir lider ve ülkesi var.
Esad kardeşimiz” iken doğal olarak ağabeyiydik. Artık düşmanıyız.
900 km’lik Suriye sınırımızdaki mayınları karşılıklı olarak temizleyip ortaya çıkacak binlerce dönüm araziyi köylüye dağıtmayı konuşuyorduk. Şimdi mayınlardan temizlemek bir yana sınıra yeni mayınlar, tanklar, toplar, füzeler yerleştirir olduk.
Vizeyi karşılıklı olarak kaldırmış, nüfus cüzdanı ile seyahatten söz ediyorduk. Şimdi sınıra duvar örüyoruz.
Kafamda deli sorular. Bu sonuçtan Suriye ya da Esad’ın hissesine düşen ne, bize kalan ne?
Nazım’ın dizeleri geliyor aklıma;
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Kabahat hafif kalır diye suçun çoğu bizim diyorum ne yazık ki. Üstelik hala aynı şeyi yapmaya devam ediyoruz. ÖSO denilen güruhun ipiyle indiğimiz kuyudan bir türlü çıkamadığımızı dünya alem biliyorken biz hala ÖSO’dan medet umuyor, Suriye kuyusuna ÖSO’nun ipiyle daha derine iniyoruz.
İşin aslı şu;
Bu noktaya kendi yanlışlarımızla gelmiş olsakta, sınırımızdaki otorite boşluğundan faydalanarak ülkemiz için tehdit oluşturan herşeye ve herkese karşı meşru müdafaa hakkımızı sonuna kadar kullanırız, kullanmalıyız da. Ancak bunu bile doğru yapmıyoruz. Bir yandan “işgalci değiliz geri döneceğiz” diyoruz, öte yandan kovaladığımız unsurları rejimin kucağına itiyor, onları “ortak düşmana karşı” ittifak yapmaya adeta zorluyoruz. Oysa Suriye’de başlattığımız harekatın sonuçlarının kalıcı olabilmesi için Esad rejimi ile yeniden ilişki kurmaktan başka seçeneğimiz YOK! Bunun dışındaki her yöntem “Ahmet’lerden can vermelerini ya da can almalarını istemeye” götürür bizi.
Naçizane;
Maaşları eksik yattı diye kazan kaldıran yöneticileri olan ÖSO denilen güruh, binlerce yıllık geçmişi olan bir ülkenin eşiti, yoldaşı, ipi yada tutunacak dalı olamaz. Tavsiyem, içinde ÖSO’nun olmadığı, tam tersine Suriye’nin olduğu bir çözüm aranmasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir